Okumak, insanın kısa ömrüne sığdıramayacağı tecrübeleri kitaplardaki yazılar aracılığıyla, herhangi bir yere fiziksel olarak gitmeden zihninde ve ruhunda yaşayabilmesinin imkânıdır.
Biz eğitimciler, özellikle Türkçe öğretmenleri, çocukların okuma alışkanlığı geliştirmesi için çok gayret gösteririz. Biliriz ki okuyan bireyin ufku açık olur, düşünme kapasitesi genişler ve belagatı kadar tecrübeleri de artar.
Dün, güzide ülkemizin güzel bir ilindeydim. 30 Ağustos Zaferi’nin kutlamaları vardı. Ancak, kutlamalarda konuşma yapan belediye başkanı beni hayal kırıklığına uğrattı. Zira bazı kelimeleri yuttu, bazılarını doğru telaffuz edemedi, cümleleri dağınık, anlatım bozuklukları ise fazlaydı. Bir topluluğu temsil eden ve yöneten insanların en başta güzel konuşması şarttır. Bence siyasetçiler ve devlet kademesindeki yöneticiler, herhangi bir göreve geldikleri anda en az bir ay “belagat dersleri” almalıdır. Kendilerini kontrol etmeli, varsa hatalarını düzeltmelidirler.
Bir topluluğa hitap, sunum ve konuşma elbette bizim okullarda çocuklarımıza öğrettiğimiz, sınavlarını yaptığımız konular; ancak bugün görüyorum ki bu konuda çok eksik ve yetersiz kalmışız. Demem o ki kitap okumak herkesin gönülden sevdiği bir iş olmalı ki çocuklarımız küçük yaşlardan itibaren güzel konuşmayı da öğrenerek büyüsün. Malum, geleceğin liderlerini yetiştiriyoruz. Topluma hitap eden bireylerin mükemmel konuşmaları şarttır. Hem konuşmanın içi dolu olmalı hem de diksiyon pürüzsüz olmalıdır.
Hani bebekler doğduğunda fotoğraf çekimi yapılıyor, bilirsiniz. Bazı ülkelerde bu fotoğraflar kütüphane modunda, kitaplarla birlikte çekiliyor. Sebebi, kitap algısının bebeğin bilinçaltına işlenmesi ve ileride çok okuması için bir çağrışım bırakmak. Bizim bebek fotoğraflarıyla kıyaslarsanız en baştan eksik kaldığımızı anlarsınız.
Gelelim asıl bahsetmek istediğim konuya: “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” Hani adına münazaralar düzenlenen meşhur tartışma konularımızdan biri. Bunu da yaklaşık yirmi yıl düşündüm. Yılların sonuçlarını, araştırmalarımı ve gözlemlerimi sizlerle paylaşmayı seviyorum, biliyorsunuz.
Gezmek konusuna değinecek olursam, insanın ufkunu bambaşka açan, farklı insan tiplerini tanıyabileceğiniz, sosyolojik gözlemler yapabileceğiniz, kültürel etkinlikleri görüp yaşayabileceğiniz bir eylem olduğunu söyleyebilirim.
Bu yaşıma kadar her imkânda hem ülkemizi hem dünyayı gezmeye çalışan bir birey olarak, gittiğim yerlerden hep çok fazla şeyle geri döndüm. Bunlar sadece buzdolabına yapıştırılacak magnetler değildi elbette. Bilgi, görgü, kültür, anlam ve farkındalık gibi pek çok zenginlikle evime döndüm. İnsan psikolojisine olan ilgimden olsa gerek, insanların tepkilerini gözlemleme imkânım da oldu. Olaylara ve durumlara karşı verilen tepkiler, insanlarla kurulan iletişim benim için oldukça keyif verici ve farkındalık artırıcı deneyimlerdi.
Mesela en son gezdiğim şehirde hiç tanımadığım insanların gelip bana dert yanmaları, canlarını sıkan şeyleri ayaküstü anlatıvermeleri oldukça ilginçti. Genelde yaşadığım bir durum ama bu şehirde daha sık karşılaştım. Hani ülke çapında yapılan bazı araştırmalar var ya, “mutlu şehir”, “mutsuz şehir” gibi… Halkın nabzını ölçtüğünüzde sonuçların araştırmalardaki gibi olmadığını fark ediyorsunuz. Tabii araştırmayı kimin ve nasıl yaptığı da önemli.
Konuyu dağıtmak istemem ama geçen gün bir araştırma okudum. Sakarya’nın en fakir ilçeleri Karasu ve Kocaali seçilmiş. Güldüm. Villaların ve ikinci evlerin bulunduğu yazlık cennetler fakirmiş! Demem o ki okuyalım, araştıralım ama doğru kaynaklardan okuyalım. Kendi araştırma şirketim olsaydı sonuçlar çok daha sağlıklı olurdu diye düşünüyorum, çünkü pek çok araştırmanın gerçeği yansıtmadığını anlamak çok uzun sürmüyor.
Konumuza dönersek, gezelim elbet… Ülkemiz o kadar güzel ki dünya ile yarışır, hatta birinciliği alır diye düşünüyorum. Mesela bir gece Floransa’nın meydanında otururken ışıklı köprü ve nehrin görüntüsü, zihnimde Amasya’nın gece manzarasıyla eşleşmişti. Bana göre Amasya, Türkiye’nin en masalsı gece görüntüsüne sahiptir. Yeryüzünü gezdiğinizde zihninizde adeta bir görsel harita oluşur, kıyas yapabilirsiniz. Bu da kişiye analiz-sentez imkânı sunarken görsel ve kültürel dağarcığını geliştirir.
Her şehrin gastronomik kültürü de bambaşkadır. Genellikle yöresel tatları denemeyi severim. O yörenin en meşhur yiyeceğini bilmek isterim. Şunu fark ettim ki ülkemizin her şehrinde iştah kabartan ürünler var. Dünya genelinde bu kadar zengin çeşitliliğe sahip bir ülke bulmak zor. Yıllar önce Roma’ya gittiğimde, Roma dondurmasını yiyemedim çünkü görüntüsü beni itmişti. Hava da çok sıcaktı, adeta Kemal Sunal filmlerindeki gibi dondurma camına bakakaldım ama iştahla değil iştahsızlıkla… Yine de Roma’ya tekrar gitmek isterim ama yeme-içme konusunda ülkemizin bir numara olduğunu söylemeliyim. Açıkçası Avrupa seyahatinde aç kaldım diyebilirim.
Tarih konusunda ise Avrupa ülkeleri kendi tarihine gerçekten sahip çıkmış. Tarihi binaları ve dokuları olduğu gibi korumuş. Buna hayran kaldım. Ülkemizde ise restorasyon adı altında yapılanlar çoğu zaman anlaşılmıyor. Tarihi bu kadar zengin olup da bu kadar az sahip çıkan başka ülke olduğunu sanmıyorum.
Son gezdiğim şehirde bir etnografya müzesini ziyaret ettim. O kadar güzel mozaikler ve buluntular vardı ki… Ama bilgilendirme neredeyse yoktu. Hayretler içinde kaldım. Ben müze müdürü olsaydım, akın akın insanlar gelir, günde iki defa rehber eşliğinde gezi düzenlenirdi. Yazılı bilgilendirmeler net ve yeterli olurdu. Ülkemizde doğru düzgün gelişmiş tarihçiler yok mu ki bu denli eksik bırakılmış, diye düşündüm. Bu beni hayal kırıklığına uğrattı.
İşte gezmek, olumlu-olumsuz her yönüyle yeryüzünü tanımaktır. Yeryüzünün fahri müfettişleri olursunuz; insan yapımı eksikleri görür, Yaratıcı’nın eserlerine hayran kalırsınız. Bilinciniz gelişir. İnsanın kendini eleştirmesi ve düzeltmesi için de bir fırsattır.
Geçenlerde bir videoya denk gelmiştim. Bir kadın devasa bir şelalenin önünde şöyle diyordu:
“Yabancılar bu şelaleyi görünce ‘Vay!’ derler, ama biz görünce ‘Allah, nasıl güzel yaratmış!’ deriz.”
Dedim, tam benim kafadan biri. Yeryüzünü tam da bu şekilde geziyorum: hayranlıkla, hayret ederek, şaşırıp mest olarak.
Nitekim ayette de deniyor ki:
“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah'ın ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün.”
Aslında gezmek, sadece yeryüzünde yol almak değil; ilahî bir emri yerine getirmektir. Gezmek, tefekkürün şaha kalkması, zihnin ve kalbin muhteşem çalışması demektir. Gezmek, sadece fiziksel değil, ruhani bir yolculuktur.
Peki, “Gezen mi daha çok bilir, okuyan mı?” derseniz, cevabım şudur: Gezerken okuyan daha çok bilir. İkisi birlikte… Çünkü sadece gezmek ya da sadece okumak yetmez.
Kitap satırlarını okurken yazıların dünyasında dolaşmalı; seyahat ederek de harika bir kitap olan yeryüzünü okumalıyız.
İşte bu işin bencesi budur.
Herkese gezmeli-okumalı bir yaşam diliyorum. Sevgilerimle.

Bir solukta okunan yazılardan keyif almamak mümkün değil. Gezmenin insanları sevdikleriyle biraraya getirdiği gerçeğini de atlamayalım ???? Ne demişler : Gezen güzel olur, oturan gazel olur ???? Sevgiler...